Gündem

Türkiye ekonomisini bekleyen tehlikeler…

Doç. Dr. Ata Özkaya’nın Açık Görüş’te yer alan değerlendirmesine göre, bizim de arasında yer aldığımız gelişmekte olan-geri kalmış ülkelerde “ekonomiyi tekrar açmak” önümüzdeki haftalarda tartışılmaya başlanacaktır. Salgın sonrası sosyo-ekonomik hayatta “normale” dönüş süreci, her gelişmekte olan ülkede aynı olmayacaktır.

Peki, ülkemiz ekonomisi Nisan-Mayıs-Haziran aylarını kapsayan 2020 yılı 2. Çeyreğinde normal işleyişine dönebilir mi? Dönemezse ne gibi sorunlarla karşılaşabiliriz? Ülkemiz ekonomisini bu dönemde bekleyen tehlikeler nelerdir?

Hümüketimizin, Mart ayı ve onu içerisine alan Ocak-Şubat-Mart aylarından müteşekkil 2020 yılı 1. Çeyrek Bütçe gerçekleşmeleri yayımlandı. Koronavirüsün, Covid-19 küresel salgının etkilerinin bütçe gerçekleşmeleri üzerinde Mart ayının ikinci yarısından itibaren kendisini hissettirmeye başladığını gözlemlemekteyiz. Şöyle ki, 2019 yılı sonunda hazırlanan yıllık hedef planlarından, Mart ayı için beklenen-gelirleri gözönüne alındığında, kaydadeğer bir sapma meydana gelmiştir ve gerçekleşen-gelir/beklenen-gelir oranı yüzde 70 civarında kalmıştır: O halde bütçe gelirlerimizde yaklaşık yüzde 25-30 civarında bir azalma söz konusudur. Vergi gelirlerinin yüzde 70 lik kısmını dolaylı vergilerden karşılamakta olduğumuz göz önüne alındığı zaman, Covid-19 salgın sürecinde daralan toplam talebin bütçe üzerine hemen yansımaya başladığını, karantinanın başlamasını müteakip, iktisadi yoğunlaşmamızın olduğu bölgelerde daha sarih gözlüyoruz.

Gelir kayıpları

Covid-19 salgınında tepe noktasına ulaşmamızın gecikmesi ile birlikte, Nisan-Mayıs-Haziran aylarının karantina altında geçeceğini düşünürsek bütçe gelirlemizde yaklaşık 120 milyar TL’lik beklenen-gelir kaybı meydana gelmesi mukadderdir. Ekonominin kapalı kalması ile sektörlerde yavaşlayan katma-değer üretimi, vardiyalı çalışma ve ücretsiz izin gibi işgücünü evlerinde karantina altında tutmak minvalindeki önlemlerin maliyeti de beklenen-gelir kaybına eklenmektedir. Bu açıdan bakıldığında, Hazine Bakanlığı’mızın i.) ekonomik sistemdeki mevcut işgücünü dondurmak/işsizlik artışı yaşanmaması maksadını güden önlem paketi, ii.) ücretsiz izin desteği ve asgari ücret desteği önlem paketi, iii.) üretimin durmaması, düşük yoğunlukla devam etmesi ve kısa çalışma ödeneği önlem paketleri, ne kadar devam edebilir? Bunlarla birlikte düşünüldüğünde, hükümetimiz bütçesine eklenecek yük daha da yükselecektir.

Meselenin diğer yüzüne baktığımızda ise toplumsal bir yansıma görmekteyiz: Şöyle ki evlerinde karantina altında olan işgücüne ek olarak, ülkemizin eskiden kalma ancak halen süren bir sorunu olan kayıtdışı ekonominin barındırdığı kayıtdışı içgücünün de sosyal yardımlar açısından gözönüne alınması gerekmektedir. O halde, kayıtlı veya kayıtlı olmayan işgücü dikkate alındığında, söz konusu karantina periyodu boyunca devletimizin ulaşması, yardım etmesi ve gözetmesi gereken hane halkları geniş katmanlar oluşturmakta (yaklaşık 4.5 milyon hane halkı) ve bu katmanlar için üstlenilmesi/tasarlanması gerekecek mali ve sosyal destekler de hem çeşitlilik hem de büyüklük olarak yüksek bir yekün tutmaktadır. Nisan-Mayıs-Haziran bütçe gelirlemizdeki beklenen-gelir kaybına ek olarak hane halklarının refahını belli bir seviyede tutmayı amaçlayan mali ve sosyal destek paketleri de dikkate alınırsa, yaklaşık olarak 150 milyar TL’lik bir kaynak yaratılması gerekecektir. Ek olarak, tarım sektörünü, gıda, su ve toprak-işlerlik güvenliğini tarım işgücü ile ayrıca ele alıp, yukarıda hesapladığım yüke ilave bütünleşik tedbirlerle Hazine ve Maliye Bakanlığı ile Tarım ve Orman Bakanlığı’mızın eşgüdümlü olarak değerlendirmesi gerekecektir.

Salgının yönetilmesi

Burada hemen Merkez Bankamızın (TCMB) devreye girebileceği düşünülebilir. Salgının yönetilmesinin ve salgından çıkıp ekonomiyi açma sürecinin olağandışı bir süreç olması hasebiyle alışıldık, İktisat Teorisi’nin gelişmiş ülkelerin geçmiş tecrübelerine ait teorik ezberleri ile TCMB’nin tahvil ve hatta hisse senedi piyasalarında devreye girmemesi gerektiğini düşünmenin doğru olmadığı fikrindeyim. Yalnızca, içinde bulunulan yeni durumun etraflıca tanımlanması ile birlikte TCMB’nin ne ölçüde devreye girebileceği, ne ölçüde Hazinemiz ile işbirliğine gideceğinin belirlenmesi, tasarlanması gerekmektedir. Aksi takdirde, TCMB’nin devreye girmesinin çeşitli mahzurları olduğunu belirtmek isterim. Bu mahzurları iki yönden inceleyebiliriz: Bunlardan birincisi “dinamik zamanlama” ile ilgilidir ve ABD doları/TL kuruna olan etkilerini belirler; ikincisi ise “dinamik miktar” ile ilgilidir, şöyle ki 1990’ların ikinci yarısında gözlemlediğimiz TCMB-Hazine Bakanlığı arasındaki kağıda bağlanmayan borçlar süreci ve bu sürecin sürdürülebilirliği örneğinde olduğu gibi.

Yukarıda değindiğim birinci mahzur, yani ABD doları/TL kuruna olan etkisi başta üretim sektörleri olmak üzere tüm ekonomik yapılarımız için önem arzetmektedir. Şöyle izah edebilirim: TCMB’nin kullanılabilir yabancı para rezervinin 30 milyar ABD doları olduğunu düşünüyorum. Bu rakam, netleştirilmemiş halidir. Bununla birlikte ülkemizin kısa vadeli yabancı para cinsinden bir yıl içerisinde ödemesi gereken borç tutarı 122 milyar ABD doları kadardır. Mayıs-Haziran ayları içerisinde Hazine’mizin ödemesi gereken yaklaşık 5 milyar ABD doları vadesi gelen borcu mevcuttur. Dolayısı ile iki durum ile karşı karşıya kalacağız: i.) 2. Çeyrekte artacak olan ABD doları talebimiz; ii.) bu artan talebimizin, küresel salgının ortaya çıkardığı belirsizlik nedeni ile dünya çapında değer kazanan ABD doları ile birleşerek, ABD doları/TL fiyatını daha da yukarı çekmesi ve Ağustos 2018 kur atağı neticesi oluşan kur seviyesi ve ülke risk priminin üzerine çıkılması.

Peki o halde, ekonomiyi açma kararı alındığı zaman ülkemiz ekonomisi içerisindeki sektörler eğer yüksek ABD doları/TL kuru ile karşılaşırlarsa ne olacak? Üretime geçildiği takdirde, ithal ettiğimiz üretim girdisi -sermaye malları, ara malları- nihai malın büyük bir yüzdesini teşkil ettiği için, üretime ancak yavaş ve kademeli bir geçiş süreci olabileceğini öngörüyorum. Bu da nihai satış fiyatında enflasyonist baskı oluşturacaktır. Ayrıca, salgın öncesinde henüz tamamı ile üretime geçememiş, KGF desteğine ihtiyaç duyan bazı reel sektör ve birimlerimizin, bu yeni durumda daha yüksek kapasite ile üretime devam edebilmeleri için ek mali desteğe ihtiyaç duyacakları muhakkaktır. Buna ek olarak turizm sektörünün işlemeye başlamasının ancak 3. Çeyreğe kalacağı, böylece ülkemizin 2. Çeyrekte artan ABD doları talebinin karşılanması hususunda, bu sektörden beklenildiği gibi bir destek gelmeyeceğinin de gözönünde tutulması gerekmektedir.

İkinci tehlike

İçinde bulunduğumuz 2. Çeyrekte, yukarıda vurguladığım, bütçe üzerine binecek yük yanında ülkemiz ekonomisini bekleyen ikinci tehlike de budur.

Salgının ekonomik etkilerinin bertaraf edilmesinde en hızlı ve verimli katkının ihracata yönelik sektörlerden geleceğini düşünüyorum. Böylelikle, ihracatçı sektörleri güçlü olan, ülke dışı talebe dayalı reel ekonomi sektörlerine sahip ve Ar-Ge yatırımı başına elde ettiği katma değeri rakiplerine göre yüksek ülkelerin salgın durgunluğundan en hızlı sıyrılacak ülkeler olacağını öngörüyorum. Bu açıdan baktığımda, ülkemizin ekonomiyi açma konusunda “geç” kalması, rakip ülkeler ile yarıştığı ihracat pazarlarında gerilemesi anlamına gelir. İşszilik açısından bakıldığında iki durum i.) ihracatçı sektölerin işleve geçme zamanlaması, ii.) hizmetler sektörünün salgının halk sağlığı boyutunun yönetilmesinde alınacak önlemlere duyduğu hassasiyet miktarı gözönüne alındığında ( bir birim sosyal mesafe önlemine hizmetler sekötürünün bir birim istihdam tepkisi), işsizlik rakamlarında arzu edilen düşüşün sağlanması, hedeflerin yakalanabilmesi için, daha da kapsamlı-derinlikli önlemlerin alınması gereğini doğurmaktadır. Sağlık Bakanlığımız ile birlikte salgının halk sağlığı boyutunu yönetmekte olan Bilim Kurulumuz, ekonomiyi açma konusunda elbette görüşlerini dile getirecektir. Bu görüşler, salgının sıhhi boyutundan başka aynı zamanda toplumsal diğer boyutlarını da gözetmek zorunda olan hükümetimizin ekonomiyi açma düşüncesi ile çelişki meydana getirebilir. Burada izlenecek yolun, yine sağlık sistemimizin ne kadar yük taşıma kapasitesine sahip olduğunun ve ayrıca bu dinamik yükün belirleyicisi olan günlük vaka sayısında “tepe noktasına” ulaşıp ulaşmadığımızın hesaplamaları tarafından belirleneceği açıktır. Hazırladığım matematik modele göre, ülkemiz ve bazı ülkeler için nüfus yoğunluğu, bulaşma hızı gözönüne alınarak bir günde erişilebilecek beklenen vaka sayısı – “Potansiyel tepe noktası”nı hesapladığımda, aşağıda değerleri elde ederim. Söz konusu kent ve bölgelerin ortak yanı nüfusun, İktisadi yoğunlaşmanın, buna bağlı hizmetler sektörü aktivitesinin ve turizmin yüksekliğidir.

i.) İstanbul ili :10 bin-13 bin

ii.) NewYork Eyaleti :14-16 bin

iii.) New Jersey Eyaleti :6 bin-7 bin

iiii.) Paris :7 bin – 9 bin

v.) Madrid ve Katalonya bölgesi : 10 bin – 11 bin

Bu “Potansiyel tepe noktası” ülkelerin sağlık politikalarının ne kadar verimli olduğunun, Sağlık Bakanlıkları’nın salgına müdahalede ne kadar başarılı olduklarının/olacaklarının, salgın sırasında kamuoyu desteklerinin ne ölçüde devam edeceğinin de bir göstergesi konumundadır. Salgında ulaşılan-gözlenen tepe noktası “potansiyel tepe noktası”ndan ne kadar küçük ise, o ülke hükümetinin salgını yönetmede o oranda başarılı olduğunu söyleyebilirim. Nisan ayının 3. haftasına girdiğimiz bu günlerde, günlük vaka sayımız 4 bin 500 civarında seyretmektedir, eğer Mayıs ayının ilk günleri için de bu rakamları aşmaz isek, Sağlık Bakanlığımızın süreci yönetmekteki başarısı tescil edilecek ve ekonomiyi açma kararına çok yaklaştığımız düşünülebilecektir.

Ezberden ibaret

Yukarıda değindiğim ve ekonomimizi bekleyen tehlikelerden ikincisi olarak saydığım, önümüzdeki günlerde başgösterecek olan birim zaman dilimindeki ABD doları talep yüksekliği ile birbirine nedensellik yaratacak olan şu anki ABD doları/TL kur seviyesi yüksekliği ile oynaklığına çözüm aramak için Uluslararası Para Fonu’na (IMF) başvurmak, IMF’den yabancı para kaynak arayışı içine girmek politik açıdan makul, ekonomik açıdan da optimal bir yaklaşım olabilir mi?

Bazı ekonomistler, IMF’den yabancı para -kaynağı- tedarik etmenin ödenecek faiz oranının yüzde 1-2 arasında olması nedeni ile daha ekonomik olduğunu düşünüp, bunu önerebilirler. Ancak böyle bir öneride bulunmak için iktisatçı olmaya hatta iktisadi bilimlerde uzman olmaya gerek yoktur; zira bu görüşün ben bir “öneri” bile olabilecek özellikte olduğunu dahi düşünmüyorum, aksine “öneriymiş gibi sunulan” alışıldık, eskimiş, zihinsel bir yenilik barındırmayan herhangi bir ezberden ibaret olduğu fikrindeyim. Ekonomik açıdan bu şekilde değerlendirildiği zaman, politik açıdan zaten gündeme alınması bile doğru olmayacaktır, şöyle ki: bütçemizdeki giderlerin önemli bir ağırlığını milli savunma harcamalarımız, devlet personeli giderlerimiz, sosyal yardımlarımız ve sosyal güvenlik harcamalarımız kaplamaktadır.

i.) Özellikle salgın sürecinde, sağlık sistemimizin halk sağlığı boyutu ile birçok gelişmiş ülkeye (ABD, İngiltere, Fransa, İspanya, İtalya) göre daha verimli bir yapıya sahip olduğu görülmüşken,

ii.) Küresel paylaşım mücadelesinin bölgesel yansımalarının Akdeniz ve Orta Doğu coğrafyasında, salgından sonra da (kaldığı yerden hızlıca) devam edeceği bilinmekteyken ve tehdit algımıza paralel olarak milli savunma tahkimatımızın ekonomik güçlülüğüne artan biçimde ihtiyaç duyacağımız belli iken,

iii.) Sosyal yardımlar kapsamında devletimizin ulaşması gereken hanehalkı sayısı gözönüne alındığında,

iiii.) ABD-Çin ticaret görüşmelerinin kaldığı yerden (Faz-2) devam edeceği biliniyorken, ülkemizin ticari partner seçmedeki müstakil karar vericiliğinin devamı ekonomimiz için orta-dönemde gerekli iken,

v.) Mali politikalar uyarınca, salgın süresince gerekirse vergi düzenlemelerinde kamu yararına uygulamalara gidilmesi gerekirken

vi.) TCMB ile Hazine Bakanlığımız arasında olağandışı önlemler kapsamında parasal işbirliği söz konusu olabilecekken

b

IMF’den yabancı para kaynak talep edildiği zaman; yukarıda 6 madde ile verdiğim ve hükümetimizin sahip olduğu politik tercih serbestliğinin göstergesi olan bu politik araçlara, IMF tarafından “IMF antlaşması-temelli” kısıtlamaların getirileceği çok açıktır. Bu kısıtlamaların i.) politik açıdan makul olmayacağı, ii.) ekonomik açıdan ise orta-dönemde başta gelir bölüşümü ve kur seviyesi etkileri olmak üzere, ülkemizin lehine olmayacağı da açıktır. Bazı okuyucularım, IMF antlaşmasının kur seviyesi açısından ülkemizin lehine olmayacağı konusunda benimle aynı fikirde olmayabilirler, aksine kurların düşeceğini ve IMF antlaşmasının orta-dönemde lehimize olabileceğini düşünebilirler, hatta böyle düşünen uzmanların olduğunu görüyor olabilirler. Ancak, dikkatlice hesap edildiği zaman; orta-dönemdeki ticaret ağımız ve partner ülke ile pazarlarımızın dağılımının ne olacağı; bu ülkeler ile ticaretini yapıtğınız ürün tipi, çeşitliliği ile ürünün arkasındaki mühendislik bilgi seviyesi gibi faktörler gözönüne alındığında, iktisat biliminde her zaman varolacakmış gibi varsayılan bu “harika fabrikaların” aslında politika yapıcılar ve ehil-işgücü gayret göstermez ise varolmayacağını; ve dolayısı ile gelecekte “geçmişin ürünlerini” satabilmek için hantal üretim yapınızı IMF’den talep edilen kaynaklar ile devam ettirmenizin hiçbir ek katma değer getirmeyeceğini gözönüne almanız gerekmektedir.

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir Cevap Yazın

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı

Reklam Engelleyici Algılandı

Lütfen reklam engelleyiciyi devre dışı bırakarak bizi desteklemeyi düşünün
%d blogcu bunu beğendi: